Deniz’li Günler II- Ağlayan Bebek

Doğum hikayesinden beri söylüyoruz ya, Deniz çok ağlayan bir bebekti. O günlerde hiç bitmeyecek dediğimiz bu ağlamalar, ilk yıldan sonra epey azaldı, şimdilerdeyse neredeyse hiç kalmadı. Deniz doğmadan önce hep, mutlu anne babaların mutlu çocukları olur diye düşünürdüm ve Deniz sürekli ağlayan, hiç gülmeyen bir bebek olduğunda hep bunu sorguladım. Deligiller hanesi sesin yükselmediği, birbirini çok seven ve delicesine mutlu olan iki kişinin hanesiydi ve bu haneye kattığımız üçüncü kişinin de hep böyle mutlu olmasını, güleryüzlü, huzurlu bir bebek olmasını hayal etmiştik. O zamanlar bu teori çalışmadı; ama şimdi büyük bir mutlulukla söyleyebiliriz ki Deniz kız, mutlu Deligillerin mutlu yavrusu 🙂 O ağlamalara dayanmak çok zordu, sükuneti korumak çok zordu, hep gülümsemeyle yaklaşmak, yumuşacık davranmak çok zordu. İnsanız, bazen sabır bitiyordu, bazen umut bitiyordu, en önemlisi dayanma gücümüz bitiyordu ama kesinlikle mütevazılık yapmayacağım bir konu var ki biz iki Deligil, Deniz’e hep sabırla, sükunetle, hoşgörüyle ve en önemlisi sevgiyle yaklaşmayı becerdik. Ne mutlu ki bir sene sonunda bunun meyvelerini topluyoruz. Anne-baba demeden annemmmmm-babammmmm diyen, bulduğu iki tane kağıt çiçeği “anneeeeemm” diye koştura koştura bana getirip her seferinde mutluluktan gözlerimi dolu dolu eden, kikir kikir kikirdeyen, babasına ayrı bana ayrı cilveler yapan, bizi şapır şupur öpücüklere boğan bir evladımız var bizim. Sabrın sonu cidden selametmiş, Blogcu Annenin de dediği gibi, ki daha o günleri görmedik bile, tünelin ucu ışığa çıkıyormuş.

İlk 3 ay hep ağlayan bir kızımız vardı. Muhtemelen Deniz kızın dünyaya adaptasyonu her bebekten biraz daha zor oldu ve o yüzden ağladı sürekli. 41. haftada hala dünyaya gelmemekle bir bildiği varmış kuzunun, hazır değilmiş 🙂 Üç aydan sonra ağlamalar yine devam etti ama bu sefer bir sebebe dayanmaya başladı ama en azından ağlamadığı hatta gülümsediği anlar olmaya başladı. Hiç unutmam ilk 3 ay yeni bitmişti, bir gün yüzüne bakıp “ne kadar güzelmiş bizim kızımız, bembeyaz, akça pakça” dediğimi hatırlıyorum. O güne kadar ağlamadığı an o kadar azdı ki, hep ağlamaktan mor ve kırmızı olarak gördüm yüzünü 🙁

Dördüncü aydan itibaren ağlamaların iki temel sebebi vardı: yabancılama ve dış dünya.

Deniz çok yabancılayan bir bebekti. Benim bildiğim bebekler yaklaşık altıncı aylarında yabancılamaya başlarlar. Oysa ki Deniz bir aylıktan (belki de daha küçükkenden) itibaren çok ama çok yabancılayan bir bebekti. Öyle ki, eve bir misafir geldiğinde kesinlikle sakinleşmeden ağlardı. Ne doğumdan itibaren neredeyse her gün bize gelen anneanneye; ne haftalarca bizimle birlikte aynı evde yaşamalarına rağmen babaanneye, dedeye alışamadı. Bırakın onlarla yalnız kalmayı, doğru düzgün kucaklarına gitmezdi, hatta aynı odada bulunmaktan bile hoşlanmazdı. Onlarla durum böyleyken yabancıları hayal etmesi hiç güç değildir herhalde… Birisi es kaza uzaktan da olsa “ay ne tatlı birşeysin sen” dediğinde katılırcasına ağlar, başka bir ortama girdiğimizde kapıdan adımını attığı andan itibaren yine katılırcasına ağlardı. İşte o zamanlarda, en çok sinirimi bozan ve karşımdakinin üzerine panter gibi atlama isteğime engel olamadığım çokbilmiş yorumu şu olurdu: ay sen bunu hiç alıştırmamışsın yabancılara, hep eve kapatmışsın. Hıhı, evet; asosyalim ben, çocuğu da öyle yetiştirmek istiyorum. Zaten ne yapacağımızı nasıl yaklaşacağımızı bilemiyoruz; bir de üzerine bu yorumlar öyle çok yıprattı ki bizi. Uzun bir süre yolumuzu bulamadık; nasıl davranmamız doğru olur bilemedik. Ortada bir problem vardı ve bunu aşmamız gerekiyordu. Evde ve üçümüz/ikimiz biraradayken hiçbir sorun yoktu ama dışarı çıktığımızda, evimiz dışında başka bir ortama girdiğimizde, eve bir misafir geldiğinde, pusette, arabada deliler gibi ağlayan bir bebeğimiz vardı. Ayrıca yüksek sesten, ışıktan, hatta kokudan aşırı rahatsız oluyordu.

İşte o günlerde Büyük Deligil’in ayrı, benim ayrı içimizi kemiren, birbirimize çaktırmadan okuyup araştırıp soruşturduğumuz bir konu geldi gündemimize: Deniz otistik olabilir mi? Bir müddet sonra yüksek sesle dile getirmeye başladık, uzman görüşleri aldık, yönlendirmeleri doğrultusunda daha çok takip ettik kızımızı. Göz kontağı kurup kurmadığını, kucağa alındığında mutlu olup olmadığını ve daha bir sürü şeyi hep gözlemledik, inceledik. Çok şükür ki sadece minik bir kuruntu olarak kaldı o günler mazide.

Ne yapacağımızı bilmiyorduk. İlk önce üzerine gitmeye çalıştık, ama tepkileri çok aşırıydı. Nasıl davranacağımızı bilemedik, birkaç uzmandan destek almaya çalıştık, deneyimli anne babalara danıştık ama bir türlü yolumuzu bulamadık. En sonunda çok yumuşak bir geçişte karar kıldık. Ne çok üzerine gidecektik, ne de tamamen bırakacaktık. Öncelikle doktor kontrolü dışında hiçbir yere gitmedik, eve bir misafir geldiğinde hiç kucağımızdan bırakmadık (evet evet, bu arada “siz bunu kucağa çok alıştırmışsınız” lafını bolca duyduk) ve talep ettiği her an, ki bu da 7 gün 24 saate tekabül ediyor :), O’na kucağımızı sunmaya devam ettik. Öyle ki, eğer o gün anneannemiz gelemeyecekse, Büyük Deligil sabahları evden çıkarken salonun bilumum noktalarına minik minik sandviçler, atıştırmalıklar, şişe şişe sular bırakıyordu. Çünkü Deniz kız bütün bir günü sadece kucağımda geçirdiği zamanlarda ağlamıyordu. Hangi koltukta otururken kucağımda uyuyakaldıysa o koltuğun yanındaki yiyecekleri atıştırıp, oradaki suyu içiyordum 🙂 🙂 🙂 Anneanne bizdeyse iş daha kolaydı, yemekleri o hazırlayıp elleriyle besliyordu beni. Hatta o günlerde Büyük Deligil “Gülriz de Deniz büyüdüğünde, O’nunla birlikte çatal kaşık kullanmayı tekrar öğrenecek” diye dalga geçerdi hep 🙂 Süt olsun diye bol bol su içiyordum ama bunun hazin bir sonu da vardı: tuvalet 🙂 🙂 🙂 Bir tek onun için kucağımdan bırakıyordum Deniz kızı, bir de sadece 5 dakika süren duşlar için…

İlk hedefimiz dışarıya çıkmaya alıştırmak olacaktı ve bunun için bir program yaptık. Deniz daha dışarı çıkmak üzere montunu giyerken ağlamaya başlıyordu ve eve dönene kadar devam ediyordu. Her gün büyük bir sükunetle ve her gün sadece 1 adım ekleyerek başladık dışarı çıkmaya. İlk gün sadece montunu giyip sokak kapısından dışarı çıkıp geri döndük, ikinci gün asansöre binmeyi ilave ettik, sonra asansörle aşağıya indik, sonra bahçe, sonra bahçe kapısı, sonra evin önündeki kaldırım vs vs derken aylar sonunda ağlamadan köşedeki parka gidip gelmeyi başardık. Bu süre zarfında Deniz kızı önce kucağımda taşıdım, sonra kanguruyla yüzü bana dönük taşıdım, sonra yine kanguruda yüzü dışarı baktı ve en son bebek arabasına geçtik. Bingo! Bunu başardık. Sıra arabaya binmeye geldi. Önce evde sürekli üzerinde vakit geçirdiği oyun halısını arabanın koltuğuna yaydık ki kendisini güvende hissetsin ve başladık her gün artan sürelerle arabada gezdirmeye. Neyse ki o zamanlar Büyük Deligil işten erken geliyordu, her akşam O gelir gelmez çıkıyorduk; ilk gün 2 dak, ikinci gün 3 dak, üçüncü gün 5 dak vs… Çoklukla ağlıyordu, birbirimize moral veriyorduk, “garaj çıkışında çukur vardı, sarsıldı da o yüzden ağladı”, “daha yeni emzirdim, belki sarsılınca midesi bulanmıştır da o yüzden ağlamıştır”, “biraz ağladı ama dünden daha azdı”, “yarın çok daha iyi olacak” diye diye gaz verdik birbirimize ve böylece epey yol katettik.

Sanırım Deniz kız 6 aylık falandı, tüm bu çabaların sonunda bir gün Suadiye’ye kahvaltı etmeye gidebildik. Deniz doğduktan sonra dışarıdaki ilk yemeğimizdi. Her ne kadar evimizle gittiğimiz yer arası arabayla 6 dakika olsa da, kahvaltıdan kastımız ayakta yenilen birer tost olsa da başarmıştık işte. O gün Büyük Deligil’in söylediği şu söze hala güleriz: “yavrum, bak belki de şimdi bazı insanlar bize gıpta ile bakıyordur; baksana bebeğe ağlamadan arabasında duruyor diyorlardır” dedi 🙂 O güne kadar arabasında gezen bebeklere hep bakakalmıştık çünkü, biz de bu günleri görecek miyiz diye… Hiç böylesini hayal etmemiştik çünkü. Yeni doğmuş olsa da çocuğun eve kapanmaması gerektiğini, hava ne kadar soğuk olursa olsun bağışıklık sisteminin güçlenmesi için her gün dışarı çıkıp hava alması gerektiğini falan savunurduk hep. Küçücükken bile O’nunla gezme tozma hayalleri kurmuştuk tüm hamileliğim boyunca…

Sonrasında minik bir Bodrum-Ayvalık tatili yaptık Deniz kızla. Dışarıya ve arabaya alışması iyice pekişti burada ve haziran gibi İstanbul’a döndüğümüzde sabah 1,5 saat; öğlenden sonra 1,5 saat süren park ve bahçeler gezilerimiz başladı kızımızla. Her sabah meyvesini, her öğlenden sonra yoğurdunu dışarıda yedi Deniz kız. Değil ağlamak, artık sokaklarda olmaktan büyük bir keyif alıyordu kızımız.

Bunu başarınca hedefimiz yeni ortamlar oldu. Önce restaurant vs gibi yerlere girip çıkmaya başladık, sonrasındaysa başka evlere gitmeye. Başlarda imkansız gelen herşey zamanla oturdu…

Şimdilerde dışarı çıkıyoruz dediğimizde, sokak kapısının önüne gidip oturan bir kızımız var. Hala yabancılardan çok hoşlanmıyor, kendi özel alanının ihlal edilmesine hiç gelemiyor ama farklı bir ortama girdiğinde çığlık çığlığa ağlamıyor, kucağıma yapışıp kalmıyor. Tek istisnamız doktor muayenehaneleri. Ne zaman doktora gitse, bekleme salonundan muayenehaneye girdiği anda başlıyor çığlık çığlığa ağlamalar. Nereden nereye geldiğimize baktığımızda, öyle küçük geliyor ki bu ayrıntı ve her gün o kadar çok şükrediyoruz ki şu gelebildiğimiz noktaya, anlatılır gibi değil…

  • Değişmez uyku pozisyonu
  • Şu alette sadece 1 (bir) kere uyudu
  • Sokağa çıkmazsa puseti evde kullanırız
  • Sokağa çıkma alıştırmaları balkondan başlar
  • Bahçeyle devam
  • Ağlama be kuzu
  • Bahçeden sokağa çıkınca korku 🙁
  • Yine başarısız bir deneme 🙁
  • Oluyor galiba, hala bahçedeyiz ama olsun
  • Bingo! İlk kahvaltı (5 Nisan 2014, Deniz 5,5 aylık)

 

Yazar hakkında

Küçük Deligil

Bir zamanların Dayı Gülriz'i, şimdinin Gulyiz'i... Asi ruhunun üzerine serilmiş anaç sütlaç halleri... Bazen çok karamsar, bazen çok pozitif; hem gezgin, hem evinin delisi; Seattle, deniz ve tiyatro sevdalısı bir garip Deligil

8 Yorum

Lütfen bir yorum bırakın
  • Aynı şeyleri yaşadım, hem de 7 ay hiç durmadan ağlayan bir bebekle 🙂 Hani derler ya ay bizim çocuğun koliği berbat, akşam 5’ten 8’e kadar 3 saat hiç susmuyor dayanamıyorum falan diye.. Ben bunu 24 saat 7 ay yaşadım ve o kadar “neden neden neden” dedim ki, biz de sizin gibi çok uyumlu, neşeli, sakin insanlarız, görünürde bir sağlık sorunu yok, “ağlayan çocuk merkezi”nden yardım alıyoruz, ne deseler yapıyoruz falan ama bitmiyor.. Sonunda nedeni olmadığını anladım, bizimkilere “high need child” ya da “highly emotional child” falan gibi etiketler de takılıyor ama neyse ne işte; geçmiyor. Ayh. Düşününce fena oldum bak 🙂 Ama aynen seninki gibi, sevgiyle, sabırla yaklaştığımda (ki çok zor oluyordu o son perdeden bağırırken, ay bi de opera sanatçısı gibi ses oluyor bu canavarlarda biliyorsun) baktım yavaş yavaş diniyor, yavaş yavaş belli birşeye ağlamaya başlıyor, neden-sonuç ilişkisi kurduğunda zaten rahatsın 🙂 Şimdi benim canavar da neredeyse 2 yaşına girecek ve sosyal ötesi, meraklı, hayatın ta içinde bir çocuk oldu çıktı. Diğer çocuklar 2 yaş sendromuna girerken ben de “oh beee” çekiyorum, çünkü biz çok idmanlıyız ya, o yerde tepinmeler falan diğer anneleri delirtirken biz oooh 😀

  • Evet evet, ben de hep keşke kolik olsa, en azından saatini bilirdim falan diye hayıflanmışımdır hep 🙂 Bu arada senin yazını okuduktan sonra, 2 yaş sendromundan daha az korkar oldum. Yoksa eskiden aklım çıkıyordu, şimdi böyleyse bir de 2 yaş sendromunda ne yaparız diye. İdman kısmı hiç aklıma gelmemişti, vallahi moralim yerine geldi :):):)

  • Merhabalar benim kızım da çok fazla insanları ve ortamı yabancılayan Bebek şu an 5 aylık otistik durum hiç aklıma gelmemişti😔Bunun için nelere dikkat ettiniz acaba …bi de yabancılama durumunu ne kadar sürede aştınız ne yapmam gerekiyor çok zo bi durum gerçekten başka bi ortamda krize girer gibi ağlıyo

    • Ece Hanım, güzel haber:Film, güzel sonla bitiyor! Kötü haber:Hiç kolay bir mücadele değil ve sonsuz uzunlukta gibi gelen günler bir süre daha devam edecek. Bu süreçte size sonsuz kolaylıklar diliyoruz. En önemlisi de mutlaka gardınızı düşürmemek için ne gerekiyorsa yapın lütfen. Muhtemelen kızınızın algıları çok daha ilerde ve sizde oluşabilecek moral bozukluğunu da yaşıtlarından çok daha etkili hissedecek. Çok zor gibi geliyor ama gerçekten de “güzel günler göreceğiz, güneşli günler…

  • Ece hanım, kolaylıklar diliyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim, kesinlikle tünelin sonunda ışık var, bizimki biraz uzun sürdü ama çok büyük ölçüde geçti artık. Bundan sonrasını artık karakter, huy olarak değerlendiriyoruz; biraz çekingen, fazla girişken değil vs. Bizde maalesef 1,5 yaşına kadar çok yoğun, sonrasında biraz biraz azalarak devam etti. İlk önce yetişkinlerle iletişim kurmaya başladı, yaşıtlarıyla iletişimi ise daha yeni yeni arttı. Sizi o kadar iyi anlıyorum ki, bitmeyecek hep böyle kalacak gibi geliyor insana ve insan herkesten, herşeyden medet umuyor. Bu süreçte yaşadıklarımız ve neyi nasıl aşmaya çalıştığımızla ilgili bir email göndereceğim size en kısa zamanda. Lütfen sormak istediğiniz birşey olursa hiç çekinmeyin, bu süreçte aynı şeyleri yaşayan birini bulmak insana can simidi gibi geliyor kesinlikle.
    En içten kolaylık dileklerimle…

    • Çok teşekkür ediyorum umarım biz de atlatırız bi an önce😔Gerçekten yaşamayan bilmez …mailinizi bekliyorum ilginiz için tekrar teşekkürler 😊

  • Merhabalar , benim kızım da beş ayı bitmek üzere benzer şeyleri yaşıyoruz şuanda, tek iyi tarafı bizimki kucakta parka , markete hatta avm ye bile gidiyoruz hep birlikte . Lakin eve biri geldiğinde kucaklarına aldıklarında çığlık çığlığa insanlar maalesef anlamıyor ve alamazsınız diyemiyoruz . Dedesine ve dayısına bile böyle yapıyor ki üç ay boyunca anaanne, dede ve dayı ile birlikteydik , babaanneye gidemiyoruz bile onları görünce daha kötü ağlıyor, ama bizimle çok mutlu yinede geçsin istiyoruz biran önce , siz neler yapdınız profesyonel destek alabilecek bir gücüm maalesef yok , neler yapdığınızı bana da mail atarsanız çok sevinirim.

    • Damla Hanım merhaba. Kusura bakmayın, çok geç yazabildim. Size en kısa zamanda bir mail göndereceğim. Annem, Deniz doğduğundan itibaren neredeyse her gün geliyordu, ona rağmen bırakın kucağına gitmeyi, geldiğinde bile ağlıyordu. Ama geçti, emin olun geçecek bu günler 🙂 Ama naçizane tavsiyem insanlar anlamıyorsa siz anlatın, ben o süreçte hep şöyle düşündüm: “yabancı birisinin kucağında olmaktan aşırı derecede korkuyor ve dehşetle annesinin babasının onu kurtarmasını bekliyor, ben onun bu beklentisini boşa çıkarmamalıyım”. Benim temel felsefem, bu kaygılar içinde anneye babaya da güvenini yitirirse kaygıyla başa çıkması daha zor olur yönündeydi; önce anne babaya tam olarak güvensin, sonrasında yavaş yavaş diğer insanlara da güvenecektir diye düşündüm. Doğrudur ya da yanlıştır bilemem ama benim temel hareket noktam hep buydu ve gerçekten de önce yetişkinlerden korkmamaya başladı sonra da yavaş yavaş çocuklardan (çocuklardan daha fazla kaygı duyuyordu büyüdükçe, çünkü yetişkinler ona göre daha “ne yapacakları kestirilebilir” oysa ki çocuklar daha hareketli, daha ani tepkileri var ve öngörülemez).

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Deligiller © 2014 Kaynak gösterilmeden paylaşılamaz.

 
Bumerang - Yazarkafe